- Ürün Özellikleri
- Ödeme Seçenekleri
- Yorumlar (0)
- Tavsiye Et
- Resimler
- Öneri Kutusu
-
127. Sayı - Nisan 2026
Mazluma Kimlik Sormama Erdemi, Zalime De Kimlik Sormamayı Zaruri Kılar
“İki tür insan vardır” diyor yazarımız Mert Mevlüt Gökçe, “anılarına sadık kalanlar ve kapitalistler.” Bu düalizm, serüvenimizi açıklamaya çalışırken epey sorunumuzu da çözebilir. İnsanın tarifi, insanlık tarihi boyunca devamlı belirtmemiz gereken bir eşik. Bir hatırlatma beşiği. Doğarak insan oluşumuza dair o tuhaf yanılgı, yaptıklarımızı haklılaştırmak için en güçlü sapmalardan biri. Paradoksu içinde taşıyor elbette. Tıpkı Müslüm Gürses’in kadere isyan ederken tersinden ortaya koyduğu Allah inancının sahiciliği gibi. Görünürde isyan ettiği şeyin varlığına rağmen her şeyin tek sahibine yönelip itirazını oraya yapması sarsıcı. Ama doğarak insan olunmaz, olarak insan olunur.
İnsan ne kadar saparsa sapsın, kendisini ‘hak’lılaştıracak bir sapmaya da ihtiyaç duyuyor. Bu meşruiyet arayışı önemli. Onu insanlar veremez bize. İnsanın üstündeki bir şeye karşı ispat girişimi bu. İnsanın üstündekini ikna ettiğini düşünmesi, içindekini susturmanın yegâne yolu. İçindekini, vicdanını yani. Gökçe, insanı tarif ederken, karşıtı üzerinden yeniden o ilk tarifi tahkim ediyor. Ama üzerinde durulması gereken yer şurası: anılarına sadık kalanlar. Fiili dışarıda bıraktığımızda iki şey var elimizde; anılar ve sadakat. Sadece insanın tarihi olur, eşya ve hayvanın geçmişi. İdrak, buradaki en esaslı kelimemiz olmak zorunda. Bilincin eşlik etmediği hemen her şey sapmanın öznesi olma tehlikesini içinde taşıyacaktır. İtiraz edecekler için itiraz edelim; elbette her şeyi ele geçiremez bilinç, o yüzden eşlik etmekten söz ediyoruz. Ama insan tarifini, idrak ettiği ve hatırladığı ‘an’larıyla ve ona yönelik sadakatiyle yapmak, konuşmaya imkân verecektir.
Yerimizi belirlemek, yönümüzü belirlemek ve bu ikisini yaparken ilkelerimize bağlı kalmak, kendisine sadakat duyan bir insan yapar bizi. Çünkü sadakatin ilk kapısı, kendine sadakattir. Önce oradan başlar. Kendisine sadakat gösterememiş herhangi bir kimsenin başka birine ya da şeye sadakat göstermesi mümkün olmayacaktır.
Geriye tek bir şey kalıyor. İnsanın kendine sadakat göstermesi ne demektir? İnsan nasıl kendisine sadık olabilir? Ne yaparak buna başlar? İlk adım, içine tarihi de alan, anılardır diyebiliriz. Kendi hikâyesine sadakat duymayan bir insanın gerçekten var olup olmadığından bile emin olamayız. Ne kadar eleştiriyle yaklaşırsa yaklaşsın tarihi, insanın o günkü ‘insan’ olmasını sağlayan şeydir. İmam Maturidi’nin akıl tartışmalarındaki büyük yorumu gibidir bu. Aklı kutsamak da küçümsemek de ancak aklı kullanarak ulaşılabilecek bir mümkündür.
***
Hareketli günler geçiriyoruz. Yine. İran’a yönelik, ABD-İsrail saldırısı sürüyor. Burada İran’ın yanındayız elbette. Suriye’de ve Yemen’de ve tarihin içinde ise karşısında. Ontolojik bir itiraz değil bu. Sapmayı normalleştirmeleri dolayısıyla. Cend’e indiğimizden beri yazılı olmayan ilkelerimizden biri haline getirdiğimiz “dördü saymayan dörde bölünsün”, gerçekleşmesi arzulanan bir fiili işaret etmez bize, yer ve yön tarifi yapar. Herhangi bir sapmaya maruz kalmayalım diye. Aklın kutsandığı modern dünya, hemen her şeye duygularla yaklaşmamız gerektiğini salık verirken bize, bu tuhaf kuyuya düşmemek için tarihimize sadık kalmak zorundayız. Bunun tarihe hapsolmak olmadığını ayrıca belirtmeye gerek olmadığı bir okura konuştuğumuz için bahtiyarız. Yoksa yeni çerilerden en eskisine kadar topyekûn millet olarak da Hüseyin (ra) için feda olmak arzusu, duygusal bir eğilim değil, ontolojik bir hakikattir bizde. Daha önce de demiştik: “Suyu biz böyle geçeriz, bizi afet sanırlar.”
